Vizesiz Dünya blog sayfamda bugüne kadar genellikle vize, göç, seyahat ve hukuk ağırlıklı konulara yer verdim. Siyasi yazı yazmayı özellikle tercih etmedim. Çünkü siyasetin dili çoğu zaman sertleşiyor, tartışmalar kişiselleşiyor ve asıl meseleler gölgede kalıyor.
Fakat bugün geldiğimiz noktada, kendi ülkem adına bazı düşüncelerimi açıkça ifade etme ihtiyacı hissediyorum.
Bu yazı bir siyasi parti propagandası değildir. Bu yazı, Türkiye’de muhalefetin neden yıllarca iktidar olamadığını, CHP’nin neden defalarca kritik eşiklerde kendi seçmenini hayal kırıklığına uğrattığını ve Kemal Kılıçdaroğlu etrafında oluşan büyük soru işaretlerini değerlendiren bir kanaat yazısıdır.
Kimseye kesin hükümle suç isnat etmiyorum. Fakat kamuoyunun sorma hakkı olan soruları da yok saymıyorum.
Çünkü bazı olaylar tek tek bakıldığında hata gibi görünebilir. Fakat aynı kişinin siyasi kariyerinde, aynı yönde sonuç doğuran bu kadar çok “hata” üst üste geliyorsa, artık şu soruyu sormak meşru hâle gelir:
Bunların hepsi gerçekten tesadüf mü?
Daha açık soralım:
Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi tercihleri gerçekten CHP’yi iktidara taşımak için mi yapıldı, yoksa CHP’nin iktidar olamaması sonucunu doğuran bilinçli veya sistemli bir çizginin parçası mıydı?
Bugün birçok insanın zihninde oluşan asıl şüphe budur.
Kılıçdaroğlu’nun yaptığı her şeyi sadece “siyasi hata”, “basiretsizlik”, “yanlış aday tercihi” veya “talihsiz zamanlama” diye açıklamak artık yeterli görünmüyor. Çünkü bu hataların neredeyse tamamı aynı sonuca hizmet etti:
CHP kazanamadı.
Muhalefet iktidar olamadı.
İktidarın siyasi ömrü uzadı.
Toplumun değişim umudu tekrar tekrar ertelendi.
O hâlde sorulması gereken soru şudur:
Bu sadece başarısızlık mıydı, yoksa başarısızlık üretmek üzere kurulmuş bir siyasi düzen miydi?
1- Tek bir genel seçim bile kazanamayan bir lider neden bu kadar uzun süre CHP’nin başında kaldı?
Kemal Kılıçdaroğlu yıllarca CHP Genel Başkanlığı yaptı. Bu süreçte CHP defalarca seçime girdi. Her seçim öncesi umut verildi. “Bu kez olacak” denildi. Seçmen sandığa heyecanla gitti.
Fakat sonuç değişmedi.
CHP iktidar olamadı. Muhalefet kazanamadı. Türkiye’de değişim isteyen milyonlarca insan yeniden her defasında hayal kırıklığına uğradı.
Bir lider bir seçim kaybedebilir. İki seçim de kaybedebilir. Fakat yıllarca kaybedip hâlâ koltukta kalmak, artık sıradan bir siyasi başarısızlık değil, ciddi bir siyasi ahlak sorunudur.
Dünyanın birçok demokratik ülkesinde böyle bir tablo ortaya çıktığında liderler istifa eder, partinin önünü açar, yeni kadrolara alan bırakır.
Peki Kılıçdaroğlu neden bunu yapmadı?
Neden her yenilgiden sonra CHP’nin merkezinde kalmaya devam etti?
Daha önemlisi, CHP gibi köklü bir partide bu kadar uzun süre seçim kazanamayan bir liderin koltuğunu koruması gerçekten sadece parti içi dinamiklerle mi açıklanabilir?
Yoksa CHP’nin sürekli kaybeden bir muhalefet olarak kalması, bazı çevreler için tercih edilen bir siyasi tablo muydu?
2- İktidara karşı gibi durup kritik anlarda iktidarın önünü açan siyaset nasıl açıklanmalı?
Kemal Kılıçdaroğlu yıllarca iktidara karşı ana muhalefet lideri olarak konumlandı. Fakat bazı kritik dönemlerde CHP’nin aldığı tavırlar, iktidarın işini zorlaştırmak yerine kolaylaştırmış gibi göründü.
Dokunulmazlıkların kaldırılması süreci bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
“Anayasa’ya aykırı ama evet” denilen bir siyasi tavır, bir ana muhalefet partisi açısından nasıl açıklanabilir?
Eğer bir düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu düşünülüyorsa, ana muhalefetin görevi buna direnmek değil midir?
Aynı şekilde anayasa değişiklikleri ve rejim tartışmalarında CHP’nin yeterince sert, kararlı ve etkili bir direnç gösterip göstermediği de yıllardır tartışılıyor.
Burada mesele sadece bir oylama meselesi değildir.
Burada asıl mesele şudur:
CHP gerçekten iktidara karşı mücadele eden bir muhalefet miydi, yoksa kritik eşiklerde iktidarın ihtiyaç duyduğu siyasi zemini sağlayan kontrollü bir muhalefet görüntüsü mü verdi?
3- Seccade görüntüsü sadece dalgınlık mıydı, yoksa bazı seçmenlere verilmiş bilinçli bir mesaj mıydı?
2023 seçimleri öncesinde ortaya çıkan seccade görüntüsü, birçok insan için basit bir fotoğraf karesi değildir.
Türkiye gibi dini hassasiyetleri güçlü olan bir ülkede, camiye veya ibadet alanına girerken ayakkabı çıkarılması gerektiğini çocuklar bile bilir. Sadece Müslümanlar değil, Türkiye’de cami ziyaret eden Hristiyan turistler dahi ayakkabılarını çıkarır. Bu, sadece dinî bilgi değil, en temel kültürel nezaket kurallarından biridir.
Böyle bir ülkede, yıllardır siyaset yapan, Cumhurbaşkanlığına aday olmuş, devlet yönetmeye talip bir kişinin ayakkabıyla seccade üzerinde görüntü vermesi nasıl sadece “bir anlık dalgınlık” olarak açıklanabilir?
Elbette herkes hata yapabilir. Fakat seçim atmosferinde semboller çok önemlidir. Bir fotoğraf, bir cümle, bir görüntü milyonlarca seçmenin zihninde iz bırakabilir.
Bu nedenle şu soru meşrudur:
Bu görüntü gerçekten dikkatsizlik miydi?
Yoksa muhafazakâr, kararsız veya dini hassasiyeti yüksek bazı seçmenlere “bu adaya oy vermeyin” mesajı veren bilinçli veya en azından sonucu öngörülebilir bir siyasi hata mıydı?
Bir Cumhurbaşkanı adayı, seçime giderken toplumun en hassas sembollerinden birinde böyle bir görüntü veriyorsa, bunun seçim sonucuna etkisi hiç mi hesaplanmadı?
Yoksa zaten amaç, bazı seçmenlerin sandıkta uzak durmasını sağlamak mıydı?
Bu soru ağırdır. Fakat bu görüntünün yarattığı siyasi sonuç da ağırdır.
4- Muharrem İnce olayı: Bir aday mı desteklendi, yoksa güçlü bir rakip mi tasfiye edildi?
Muharrem İnce’nin Cumhurbaşkanı adayı yapıldığı süreç de CHP seçmeninin zihninde hâlâ tam olarak açıklığa kavuşmuş değildir.
Muharrem İnce o dönem meydanlarda karşılık bulan, CHP tabanını heyecanlandıran, güçlü hitabetiyle kitleleri harekete geçiren bir isimdi. Aynı zamanda ileride CHP liderliğine oynayabilecek güçlü bir figür olarak görülüyordu.
Fakat seçim sürecinde ve özellikle seçim gecesinde yaşananlar büyük soru işaretleri yarattı.
Sandık güvenliği yeterince sağlandı mı?
CHP yönetimi seçim gecesi güçlü ve güven veren bir kriz yönetimi ortaya koydu mu?
Muharrem İnce gerçekten sahiplenildi mi?
Sonrasında ortaya atılan “gece ortadan kayboldu”, “içki içti”, “Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne gizlice gitti” gibi haberler kimler tarafından, hangi amaçla servis edildi?
Bu haberler sadece İnce’nin seçim yenilgisini açıklamak için mi kullanıldı?
Yoksa aynı zamanda Muharrem İnce’nin CHP liderliğine yürümesinin önünü kesmek için mi kullanıldı?
Bu noktada kamuoyunun sorduğu soru çok nettir:
Muharrem İnce aday gösterildi ama gerçekten desteklendi mi?
Yoksa aday gösterilerek hem Cumhurbaşkanlığı seçiminde yalnız bırakıldı hem de CHP içindeki liderlik potansiyeli kırıldı mı?
Eğer böyleyse, bu sadece Muharrem İnce meselesi değildir. Bu, CHP’de güçlü alternatiflerin nasıl etkisizleştirildiği meselesidir.
5- 2023’te kendisini aday göstermesi kazanmak için mi, kaybetmeyi sağlamak için yapılmış bir hamle miydi:
2023 seçimi Türkiye için tarihi bir seçimdi.
Ekonomik kriz vardı. İktidar yıpranmıştı. Toplumda büyük bir değişim beklentisi oluşmuştu. Muhalefetin kazanma ihtimali uzun yıllar sonra ilk kez bu kadar güçlenmişti.
Fakat tam da böyle bir seçimde Kemal Kılıçdaroğlu kendi adaylığında ısrar etti.
Oysa kamuoyu araştırmalarında başka isimlerin daha güçlü olduğu konuşuluyordu. Türkiye’nin sosyolojik gerçekleri belliydi. Kılıçdaroğlu’nun bazı seçmen gruplarında, özellikle kırsal kesimde, ciddi rezervle karşılandığı biliniyordu.
Buna rağmen kendi adaylığını zorladı.
Peki neden?
Amaç gerçekten kazanmak mıydı?
Hatta daha ağır bir soru soralım:
Kazanma ihtimali daha yüksek adaylar varken, toplumda karşılığı daha sınırlı olan bir adayda ısrar edilmesi, seçimleri kazanmak için yapılan bir tercih gibi mi görünüyor, yoksa seçimleri kaybetmeyi amaçlayan bilinçli bir tercih gibi mi?
Bu soruya herkes kendi vicdanında cevap vermelidir.
6- Baykal’ın kaset krizinden sonra Kılıçdaroğlu’nun birden CHP’nin başına geçmesi de ayrıca sorgulanmalıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığına gelişi de Türkiye siyasi tarihinin en dikkat çekici kırılmalarından biridir.
Deniz Baykal kaset krizi sonrası CHP Genel Başkanlığından ayrıldı. Ardından Kılıçdaroğlu kısa süre içinde CHP’nin başına geçti.
Elbette bir partide lider değişimi olabilir. Elbette kriz sonrası yeni bir isim ortaya çıkabilir.
Fakat burada şu soruyu sormak da meşrudur:
Kılıçdaroğlu gerçekten doğal bir parti içi süreçle mi CHP’nin başına geldi, yoksa Türkiye siyasetinde iktidarın karşısına kazanamayacak ama muhalefeti kontrol altında tutabilecek bir figürün yerleştirilmesi mi söz konusuydu?
Bu soru, elde kesin delil olduğu için değil, sonraki yıllarda yaşanan siyasi sonuçlar nedeniyle soruluyor.
Çünkü Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığından sonra CHP yıllarca iktidar olamadı. Muhalefet defalarca umutlandı, defalarca kaybetti. Kritik anlarda iktidarın işine yarayan sonuçlar ortaya çıktı.
O hâlde şu soruyu sormak kaçınılmazdır:
Kılıçdaroğlu’nun CHP’nin başına gelişi, hükümetin siyasi ömrünü uzatan daha büyük bir planın parçası olabilir mi?
Bunu kesin bir iddia olarak değil, Türkiye siyasetinin son 15 yılına bakınca cevaplanması gereken bir soru olarak ortaya koyuyorum.
7- Kurultayı kaybettikten sonra bile siyasetten çekilmemesi neyin göstergesiydi?
Kılıçdaroğlu 2023 CHP kurultayında genel başkanlığı kaybetti.
Normal demokratik siyasette bu noktadan sonra yapılması gereken şey bellidir: Geri çekilmek, yeni yönetime alan açmak, partiyi rahatlatmak.
Fakat Kılıçdaroğlu bunu yapmadı.
Kendisine bir ofis tuttu. Siyasi temaslarını sürdürdü. Kendi çevresiyle ayrı bir hat oluşturmaya devam etti.
Bu tablo, onun aslında siyaseti bırakmadığını, sadece uygun zamanı beklediğini düşündürdü.
Burada da cevap bekleyen sorular vardır:
Bu ofisin masraflarını kim ödedi?
Bu siyasi çalışmalar hangi kaynakla yürütüldü?
Bu temaslar hangi amaçla sürdürüldü?
Bir eski genel başkan, gerçekten partinin başarısı için mi çalışıyordu, yoksa bir gün geri dönmek için mi hazırlık yapıyordu?
Bugün yaşananlar, ikinci ihtimali güçlendirmiştir.
8- Mutlak butlan kararının zamanlaması neden bu kadar dikkat çekici?
CHP kurultayına ilişkin mutlak butlan kararı hukuki bir karar olarak sunuluyor. Fakat böyle bir kararın siyasi sonucu çok büyüktür.
Ana muhalefet partisinin yönetimini değiştiren, seçilmiş genel başkanı görevden uzaklaştıran ve eski genel başkanı geri getiren bir karar, sadece hukuk tekniğiyle açıklanamaz.
Zamanlaması, etkisi ve kimin işine yaradığı da tartışılır.
Kararın piyasaların kapanacağı, tatil dönemine denk gelen bir süreçte verilmesi kamuoyunda soru işaretleri doğurmuştur.
Mahkeme elbette “piyasayı hesapladım” diyemez. Fakat bu kararın ekonomik ve siyasi etkileri olacağı herkes tarafından bilinebilir.
O hâlde şu soru meşrudur:
Bu zamanlama sadece tesadüf müydü?
Yoksa CHP’yi içeriden karıştıracak, muhalefetin yükselen ivmesini kıracak ve iktidarın elini rahatlatacak bir sürecin uygun zamanda devreye sokulması mıydı?
9- Karardan bir gece önce yayımlanan video mesaj nasıl açıklanmalı?
Mutlak butlan kararından hemen önce Kılıçdaroğlu’nun videolu mesaj yayımlaması da dikkat çekicidir.
Uzun süredir bu kadar görünür bir çıkış yapmayan Kılıçdaroğlu’nun, kararın hemen öncesinde “CHP arınacak” anlamına gelen mesajlar vermesi, kamuoyunda doğal olarak şüphe uyandırdı.
Burada sorulması gereken sorular açıktır:
Kılıçdaroğlu kararın açıklanacağını önceden biliyor muydu?
Eğer bilmiyorsa, neden tam da kararın hemen öncesinde böyle bir video yayımladı?
Bir taraf olduğu davada, kararın hemen öncesinde bu kadar siyasi bir mesaj vermesi nasıl açıklanabilir?
Bunu tamamen tesadüf saymak, bana göre oldukça safça bir yaklaşım olur.
Elbette kesin bilgi olmadan kimseye “önceden biliyordu” denilemez. Ama bu zamanlama, kamuoyunun zihninde çok ciddi bir soru işareti doğurmuştur.
10- Posterler nasıl bu kadar hızlı hazırlandı?
Mutlak butlan kararından hemen sonra “Umudumuz Kemal Kılıçdaroğlu” tarzı posterlerin hazır şekilde ortaya çıkması da ayrıca sorgulanmalıdır.
Poster hazırlamak, tasarlamak, bastırmak, dağıtmak ve belirli yerlere astırmak birkaç dakikada yapılacak işler değildir.
Bu işler organizasyon ister. Ön hazırlık ister. Koordinasyon ister.
Peki karar yeni açıklanmışken bu posterler nasıl bu kadar hızlı ortaya çıktı?
Ne zaman hazırlandı?
Kim hazırladı?
Kim organize etti?
Eğer karar çıkmadan önce bu hazırlıklar yapıldıysa, hangi bilgiye dayanarak yapıldı?
Bu da kamuoyunda “danışıklı dövüş” izlenimini güçlendiren başlıklardan biridir.
Yine aynı soruya dönüyoruz:
Bütün bunlar sadece tesadüf mü?
11- “CHP arınacak” söylemi kimin işine yarıyor?
Kılıçdaroğlu’nun “CHP arınacak” söylemi, üzerinde özellikle durulması gereken bir konudur.
Eğer bu söylem, henüz suçluluğu mahkeme kararıyla ispatlanmamış CHP’li belediye başkanları veya parti mensupları hakkında kullanılıyorsa, bu çok ağır bir siyasi hatadır.
Hukukun temel ilkesi bellidir:
Bir kişi, suçluluğu kesin hükümle ispatlanana kadar masumdur.
Bu ilke herkes için geçerlidir. CHP’li belediye başkanları için de geçerlidir. Muhalefet mensupları için de geçerlidir.
İtirafçıların ifadelerini geri çektiği, dosyaların tartışmalı olduğu, yargı süreçlerinin siyasi baskı iddiaları altında yürüdüğü bir dönemde, eski CHP Genel Başkanı’nın “CHP arınacak” demesi, iktidarın CHP’yi yıpratma söylemine hizmet etmez mi?
Bu söz CHP’ye nasıl fayda sağlar?
CHP’nin kendi seçilmiş isimlerini mahkeme kararı kesinleşmeden suçluymuş gibi gösteren bir dil, CHP’yi güçlendirir mi, yoksa zayıflatır mı?
Bu söylem kimin işine yarar?
CHP’nin mi?
Yoksa CHP’yi yolsuzluk algısıyla zayıflatmak isteyenlerin mi?
12- Geçici görev, kurultayı geciktirme aracına dönüşmemelidir.
Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla geçici olarak göreve getirilmiş olması, CHP’nin demokratik iradesinin askıya alınması anlamına gelmemelidir.
Eğer delegeler isterse, kurultay yapılabilir. Parti yeniden iradesini ortaya koyabilir. CHP’nin gerçek sahibi mahkeme kararları değil, üyeleri, delegeleri ve seçmenleridir.
Fakat kamuoyunda şu endişe vardır:
Kılıçdaroğlu bu süreci hızlı bir kurultayla çözmek yerine, zamanı uzatıp kendi delegesini oluşturmaya mı çalışıyor?
Eğer amaç CHP’yi normalleştirmekse, yapılması gereken şey bellidir: En kısa sürede kurultay takvimi açıklanmalı, partinin iradesi yeniden sandığa yansıtılmalıdır.
Ama eğer süreç uzatılırsa, bu durum geçici görev olmaktan çıkar, parti içi iktidarı yeniden inşa etme çabasına dönüşür.
Bu da CHP’nin değişim iradesine müdahale olarak görülür.
Asıl soru: Kılıçdaroğlu gerçekten muhalefet lideri miydi, yoksa iktidarın işine yarayan bir siyasi figür müydü?
Bütün bu olayları yan yana koyduğumuzda, ortaya çok ağır bir tablo çıkıyor.
Tek bir genel seçim zaferi yok.
Kritik anlarda iktidarın işine yarayan siyasi tavırlar var.
Muharrem İnce gibi güçlü bir alternatifin yıpratıldığı bir süreç var.
2023’te daha güçlü adaylar varken kendi adaylığında ısrar edilmesi var.
Seccade görüntüsü gibi, bazı seçmen gruplarını uzaklaştırabilecek çok ağır sembolik hatalar var.
Kurultayı kaybettikten sonra bile siyasetten çekilmeyip ofis açarak geri dönüş ihtimalini canlı tutmak var.
Mutlak butlan kararından hemen önce video mesaj var.
Karar çıkar çıkmaz hazır posterler var.
“CHP arınacak” diyerek CHP’yi yolsuzluk algısıyla yıpratan dili güçlendiren bir söylem var.
Ve bütün bunların sonunda CHP yine iç krizle meşgul, muhalefet yine bölünmüş, iktidar yine rahatlamış durumda.
Bu tabloya bakınca şu soru kaçınılmaz hâle geliyor:
Kemal Kılıçdaroğlu, hükümetin siyasi ömrünü uzatan bir proje olabilir mi?
Bu soruyu kesin bir suçlama olarak değil, yıllardır ortaya çıkan siyasi sonuçların doğurduğu ciddi bir şüphe olarak soruyorum.
Çünkü siyaset sadece niyetlerle değil, sonuçlarla değerlendirilir.
Eğer bir liderin bütün kritik tercihleri aynı sonuca çıkıyorsa, yani muhalefetin kazanamamasına, CHP’nin iç krizlere sürüklenmesine ve iktidarın siyasi ömrünün uzamasına hizmet ediyorsa, artık sadece “iyi niyetli ama başarısız” demek yeterli değildir.
Belki de Türkiye’nin sorması gereken en büyük soru budur:
CHP gerçekten iktidar olmak için mi yönetildi?
Yoksa yıllarca iktidar olamayacak şekilde mi yönetildi?
Bugün CHP’nin ihtiyacı gerçek bir arınmadır.
Ama bu arınma, iktidarın söylemini tekrar ederek CHP’li belediye başkanlarını veya parti mensuplarını daha yargı süreci tamamlanmadan suçlu ilan etmek değildir.
Gerçek arınma, CHP’yi yıllarca seçim kaybettiren anlayışla hesaplaşmaktır.
Gerçek arınma, kaybeden lider kültünü sona erdirmektir.
Gerçek arınma, partiyi kişisel hırslardan, kapalı kapılar ardındaki pazarlıklardan ve kontrollü muhalefet görüntüsünden kurtarmaktır.
Gerçek arınma, seçmenin değişim iradesine saygı duymaktır.
CHP seçmeni artık şunu açıkça söylemelidir:
Hiç kimse partiden büyük değildir.
Hiç kimse seçmenin iradesinden büyük değildir.
Hiçbir eski genel başkan, Türkiye’nin değişim umudundan büyük değildir.
Kemal Kılıçdaroğlu gerçekten CHP’yi düşünüyorsa, yapması gereken şey koltuğa geri dönmek değil, partinin önünü açmaktır.
Gerçekten Türkiye’de değişim istiyorsa, kurultay sürecini geciktirmek değil, hızlandırmak zorundadır.
Gerçekten demokrasi diyorsa, CHP delegesinin ve seçmeninin iradesinden kaçmamalıdır.
Bugün CHP’nin önünde iki yol vardır:
Ya yıllardır seçim kaybettiren eski anlayışa yeniden teslim olacak,
ya da gerçekten değişim iradesine sahip çıkacaktır.
Benim kanaatim nettir:
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP’ye dönüşü bir umut değil, CHP’nin değişim iradesi açısından ciddi bir geriye gidiştir.
Daha da önemlisi, bu dönüş sadece CHP içi bir mesele değildir. Bu dönüş, Türkiye’de muhalefetin geleceği açısından çok ciddi bir tehlikedir.
Çünkü Türkiye’nin güçlü, samimi, cesur ve gerçekten iktidar olmak isteyen bir muhalefete ihtiyacı vardır.
Kontrollü görünen, sürekli kaybeden, kritik anlarda iktidarın işine yarayan, seçmenin değişim talebini bastıran bir muhalefet anlayışı bu ülkeye artık hiçbir şey kazandırmaz.
Bu yazıyı da tam bu yüzden yazıyorum.
Çünkü ülkem adına, geleceğimiz adına ve yıllardır umutları ertelenen milyonlarca insan adına şu sorunun artık açıkça sorulması gerektiğine inanıyorum:
Bütün bunlar gerçekten tesadüf müydü?
Yoksa CHP, yıllarca iktidara yürümek yerine iktidarın ömrünü uzatan bir siyasi düzenin parçası hâline mi getirildi?
Bu soru cevaplanmadan CHP’de gerçek değişim olmaz.
Bu soru cevaplanmadan Türkiye’de gerçek muhalefet kurulamaz.
Ve bu soru cevaplanmadan, “CHP neden kazanamıyor?” sorusunun gerçek cevabına ulaşılamaz.
